Images

KARA KİTAP


Neden kara kitap? Neden okunamıyor?
Üzerine yazılmış eleştiriler, yazılar, kitaplar inan anılmazdı. Neler söylenmedi bu kitap için, anlaşılamaması, kullanılan dilin Türkçeye uymadığı. Yazar, basit edebiyat diliyle yazmadığını  “ Bu yavan dile karşı çıkmadan, denemelere girişmeden, tehlikeler, sakatlıklar göze alınmadan dişe dokunur bir şey yazılabileceğini sanmıyorum. Bir elde öztürkçe sözlük, diğer elde gramer kitabı benim kitaplarım, hele Kara Kitap hiç anlaşılamaz.” dedi. Yıllar önce kitabı okuduğumda bayılmıştım. Kurgusu, dünyası, içinden hiç çıkmak istemediğim bir dünyaydı. Dünya edebiyatının şaheserlerinin Orhan Pamuğun zihninden yansımasını seyretmek inanılmazdı. Diğer taraftan tüm bu yansımanın benim şehrimin sokaklarında türlü hikâyelerle yok olduğunu izlemek kahredici olsa da. Kalemiyle Dosteyevski’nin rüyasını gerçekleştirdiği için de severim Pamuğu. “Doğu yazarken Batı yaşıyor” derdi Dostoyevski. Doğunun kayıp eserlerinin Pamuk’la Batıda buluşması bir tesadüf değildi elbette. Kara kitabın oluşması da, ülkesinde en çok satılan kitap olmasına rağmen anlaşılamaması da.
Images

Albertine Kayıp



Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisinin ikinci kitabı Albertina Kayıp adlı romanı “ Mademoiselle Albertine gitti” sözleriyle başlar. O kahrolası hizmetçi bu sözü sarfetmesiydi, Marcel onu kendisi terk etseydi,Albertine’yi bu gün proustun zihninden algılar mıydık? Proust Astım hastası olmasaydı Kayıp Zamanın Peşine düşüp yedi ciltlik bir eser için yıllarca sözcüklerle uğraşırmıydı ? Bir kekin kokusu uğruna değer miydi?  Gerçi Montaigne, Stendhal, Flaubert, George Eliot, Fyodor Dostoyevski, ve Leo Tolstoy'u seven bir zihin elbet her anı yaşamak ister. Yaşayamadıkları an ların peşine düşüp, hele ki ölümle kaybettiklerini kabullenmeyip yaşatır hayallerinde. Öyle ki yüreği ve aklı arasında kalan, hüzünle boğulan zihninin bir cezasıdır. Hatta eş cinsellik temalarını eserlerinde açıkça açıklayan İlk Avrupalı romancı olur. Öyle ki zamanı yakaladığı anda “Gerçek cennet unuttuklarımız dır” der.
Images

Uzak ve Yakın



Bir sonbahar yağmurunda akasya ağacının dalında asılı salıncakta. Her volan vuruşumda uzak ve yakın ve dalların her sallanışında, yüzümü okşayan rüzgarla sarı hışırtılı yaprakların yağmurunda sen varsın karşımda uzak ve yakın. Çınarların altında bir kitap var elinde, yanında bir köpek seyrediyorum uzak ve yakın. Sayfaları her çevirdiğimde ardı sıra sözcüklerle gelen sen varsın uzak ve yakın.

Sayfaların açılıp kapanışında ve ben her volan vuruşumda, dalların her sallanışında yağan sarı hışırtılı yağmur altında ben, sen varsın çınarların altında uzak ve yakın.

 Şimdi sözcükler var birde görüntün uzak ve yakın.
Images

Şükür

En olmadık anda başımı kaldırdığımda o tablo var ya. Sığındığım soluk aldığım, tablodaki varlığıma şükrettiğim nokta. Yaşamak en güzel hediye gerçekten hissedebilmek tüm varlığınla. An da olmak ve hissetmek teşekkürlerin en güzelini yaşamak. Ne olduğunu ne olabileceğini bilmek, sözcüklere sığdırılamayacak ancak yaşandığında işte bu denecek ifade. Görebilmek, hissedebilmek, dilemek edimlerin en güzeli.
Images

O zamanlar


O zamanların en korkunç anlarından biriydi, sadece benim için değil tüm şehir için yaşanan panik ve korku. Onbeş kasım 1979 perşembe sabahı saat beşi yirmi geçe korkunç bir patlamayla fırladık yataklarımızdan. Kanlı 1Mayıs'tan beri iki yıla yakındır sürekli diken üstünde yaşayan her gün taranan kahvehaneler, ölen gençlerimiz korku kültürü ve boom sesiyle uyanan İstanbul. Alevler içinde bir boğaz ne olduğunu bilmiyorduk, ağaran günle birlikte alevlerin simsiyah dumanı tüm gökyüzünü kaplamıştı. Ham petrol yüklü Romen gemisiyle, Yunan gemisi bula bula çarpışacak yer olarak boğazı seçmişti. Günlerce yandı denize dökülen ham petrolle birlikte. Her bir yerimizi kapladı o dumanlar hiç bir zaman eskisi gibi olamadık, net göremedik, algılayamadık. Mış gibi yaşadık işte seksen Eylülü ile son sonbaharı da yaşadık. Sokağa çıkma yasağı diye saçma bir yasak çıkarıp bir maşrapaya mahkum ettiler.

Yanan kitapların dumanı İndepentenin 95000 ton ham petrolünden ağır oturdu zihinlerimize. Kıyılan gençlerimiz kahraman oldu dillerde.. Pırtlatan balı yazan hapislerde,neler oluyordu neden? Bahçeler yavaş yavaş yok olmaya duvarlar yükselmeye başladı.
Images

O zamanlar



Biberon um vardı elimden düşmeyen cam bir şişe ve ona takılan kauççuk emzik. O zamanlar balık yediğimizde süt içmek için aradan dört saat geçmesi gerekirdi. Düşünün balıkların taşıdığı proteini ya da süt lerin gerçekçiliğini, aynı anda yersek protein fazlalığından zehirlenip hastanelik olabilirdiniz. biberondaki sütü içme zamanı bir türlü gelmezdi, ya da annem biberonu bırakmam için özellikle uzatırdı o zamanı.Yatağın üstünde tepinip biberon um diye tutturduğum kareler kalmış aklımda, bir de biberon memesi yüzünden olması muhtemel ön dişlerimin birbirine değmediği çene yapım. Annem kabus gibi anlatır bir geceyi, o zamanlar elektrikler çok sık kesilirmiş. O geceler den birinde komşu ile sohbete dalmış, İlhami benzeri bir kedimiz varmış, benim biberon memesini parçalamış. Bir buçuk yaşlarında beni susturamayınca memeyi kaynatıp iplikle dikmeyi bile denemiş de kandıramamış. Bir iki çekip iplikleri hisseden damağımdan basarmışım yaygarayı. Nasıl bıraktım o biberonu hatırlayamadım, bıraktır ana bir sorayım ileride yazarım.
Images

Şehir

   Her an bir şey sızar içine, bıraktığın an' lar vardır her bir köşede. Bir sahil başka akar senin için,   sokakta hüzün bekler, çıkmaz sokaklarda ümitsizlik. Eski bir yalının yosunları acı bir yeşildir, yaşanmış hayatları umutları çağrıştırır. Ne yana baksan bir şey okursun, sıkıntı üstüne çöker baktığın yüzlerde yok olursun. İçinden çıkamadığın girdap olur kimi zaman, kalabalıklarda kaybolursun. Ağaçların gölgesinde dinlenir ruhun, akan bir nehrin kıyısında canlanır akmaya başlar hayat.
 
   Artık şehirlerden yükselen cam ve demir yığınlarından ağaçlara mahkumsun, sıkışan akamayan hayatların varlığıdır ruhuna yansıyan.  Teneke kutuların egzoz dumanlarını solursun hava niyetine. Nefes alamaz boğulursun.